Hannah Arendt'in 1963 tarihli 'Eichmann in Jerusalem' adlı eseri, sadece tarihi bir belge değil, aynı zamanda insan psikolojisi ve sosyolojisi için önemli bulgular sunan bir çalışmadır. Nazi suçlusu Adolf Eichmann'ın yargılanması sırasında yapılan gözlemler, modern davranış bilimlerinin temel kavramlarından birini ortaya çıkarmıştır.
Arendt'in 'kötülüğün sıradanlığı' teorisi, büyük suçların mutlaka kötü niyetli caniler tarafından değil, düşüncesizlik ve itaat içindeki sıradan bireyler tarafından da işlenebileceğini göstermektedir. Bu yaklaşım, Stanley Milgram'ın otoriteye itaat deneyleri gibi psikoloji araştırmalarına da ilham vermiştir.
Eichmann'ın mahkeme salonundaki davranışları, toplumsal psikoloji açısından dikkat çekici bulgular sunmuştur. Bir cani olmaktan ziyade, bürokrat kimliği içinde hareket eden ve sorumluluğunu üst makamlara devreden bir profil sergilemiştir. Bu durum, kurumsal yapılar içindeki ahlaki kayıtsızlığın nasıl gelişebileceğini anlamak için önemli veriler sağlamıştır.
Modern nörobilim araştırmaları, Arendt'in gözlemlerini destekler nitelikte bulgular ortaya koymaktadır. Ahlaki karar verme süreçlerinde beyin bölgelerinin nasıl çalıştığı ve sosyal baskının bu süreçleri nasıl etkilediği konuları, günümüzde aktif araştırma alanları haline gelmiştir.