California, 2017 ve 2023 yıllarında peş peşe iki büyük sel felaketine sahne oldu. Çamur heyelanlarını tetikleyen, binlerce kişiyi evinden eden ve milyarlarca dolarlık hasara yol açan bu afetlerin ortak bir özelliği vardı: her ikisi de La Niña dönemlerinde meydana gelmişti.

La Niña, Pasifik Okyanusu'ndaki deniz yüzey sıcaklıklarının ortalamanın altına düştüğü bir iklim örüntüsüdür ve bu durum genellikle California ile çevresine normalden daha az yağış getirir. Dolayısıyla La Niña sırasında yaşanan şiddetli seller, iklim bilimciler için ciddi bir bilmece oluşturuyordu.

Yeni araştırmalar bu bilmecenin cevabını beklenmedik bir yerde buldu: Kuzey Kutbu'nun üst atmosferinde, yani stratosfer katmanında. Araştırmacılar, her iki sel olayından kısa süre önce stratosferik kutup girdabında ani ısınma olayları yaşandığını tespit etti. Bu olaylar sırasında stratosferin sıcaklığı çok kısa sürede dramatik biçimde artıyor ve kutup girdabı zayıflıyor ya da tamamen çöküyor.

Kutup girdabının bozulması yalnızca Arktik bölgesini değil, çok daha uzak coğrafyaları da etkiliyor. Atmosferin üst katmanlarındaki bu sarsılma, aşağı doğru yayılarak jet akımını ve geniş ölçekli hava kütlelerinin hareketini değiştirebiliyor. Araştırmacılar, bu mekanizmanın La Niña'nın kurutucu etkisini bastırarak Pasifik'ten gelen nemli hava kütlelerini California kıyılarına yönlendirdiğini öne sürüyor.

Bu keşfin önemli pratik sonuçları bulunuyor. Mevcut kısa ve orta vadeli hava tahmin modelleri, stratosferik süreçleri yeterince hesaba katmıyor. Oysa stratosferik kutup girdabı bozulmalarının birkaç hafta ile birkaç ay öncesinden tespit edilebildiği bilinmektedir. Bu bilgiyi tahmin sistemlerine entegre etmek, özellikle La Niña gibi baskın iklim sinyallerinin yanıltıcı olabileceği dönemlerde daha güvenilir tahminler yapılmasına olanak tanıyabilir.

Araştırma aynı zamanda iklim sisteminin ne denli karmaşık ve birbiriyle iç içe geçmiş olduğunu da vurguluyor. Kutup bölgelerindeki atmosferik değişimlerin binlerce kilometre ötede yıkıcı sonuçlar doğurabilmesi, küresel iklim modellemesinde bölgesel değil bütüncül bir yaklaşımın zorunlu olduğuna güçlü bir kanıt sunuyor.