Notre Dame Üniversitesi'nden araştırmacılar, Büyük Göller bölgesine ait 42 yıllık biyolojik arşiv verilerini analiz ederek bölgedeki PFAS kirliliğinin seyrini ayrıntılı biçimde belgeledi. Bu çalışma, kalıcı kimyasalların ekosistem içindeki hareketini bu denli uzun bir zaman diliminde izleyen nadir çalışmalardan biri olma özelliği taşıyor.
PFAS (per- ve polifloroalkil maddeler), endüstriyel ve tüketici ürünlerinde yaygın olarak kullanılan sentetik kimyasal bileşikler grubunu ifade eder. Su iticilikten gıda ambalajlarına, kozmetikten havacılık endüstrisine kadar geniş bir kullanım alanına sahip bu maddeler; karbon-flor bağlarının kimyasal kararlılığı nedeniyle doğada çok yavaş bozunur. Bu özellik onları hem dayanıklı kılar hem de çevresel bir tehdit haline getirir.
Araştırma ekibi, on yıllar boyunca biriktirilen doku örnekleri, izleme kayıtları ve ekolojik verileri bir araya getirerek kimyasalların su kütlelerinden karasal ortamlara, besin zincirinin alt basamaklarından üst basamaklarına nasıl taşındığını inceledi. Bulgular, PFAS konsantrasyonlarının yalnızca kirlilik kaynaklarının yakınında değil, bölgenin geneline yayılmış bölgelerde de anlamlı düzeylerde saptandığını ortaya koydu.
Balıklar, su kuşları ve memeliler başta olmak üzere çok sayıda yaban hayatı türünde PFAS birikimi gözlemlendi. Özellikle besin zincirinin üst sıralarındaki türlerde biyobirikim etkisinin belirginleştiği dikkat çekiyor; bu durum, kirlilik düzeyinin trofik seviye yükseldikçe arttığına işaret ediyor.
Uzun vadeli verinin sağladığı en büyük avantaj, mevsimsel dalgalanmaların ve kısa dönemli değişkenlerin ötesine geçerek gerçek eğilimleri görünür kılmasıdır. Araştırmacılar, bu sayede hangi dönemlerde hangi bölgelerin daha fazla etkilendiğini ve kirlilik örüntüsünün zaman içinde nasıl değiştiğini karşılaştırmalı olarak değerlendirebildi.
Çalışma, PFAS kirliliğiyle mücadelede politika yapıcılara ve düzenleyici kurumlara yol gösterecek sağlam bir veri altyapısı sunması bakımından önem taşıyor. Büyük Göller, Kuzey Amerika'nın en kritik tatlı su rezervlerinden birini oluşturduğundan, bölgedeki kirlilik dinamiklerinin anlaşılması hem ekolojik hem de halk sağlığı açısından stratejik bir öncelik olmaya devam ediyor.