Toplumlar varlıklarını sürdürmek için her zaman şiddete başvuran bireylere ihtiyaç duymuştur. Ordular, polis teşkilatları, özel güvenlik şirketleri ve suç örgütleri; görünürde birbirinin karşısında konumlansa da hepsinin ortak bir paydası vardır: şiddeti bir araç olarak kullanmak ve bundan geçimini sağlamak.
Sosyal bilimciler bu mesleğe giren bireyleri incelerken, özellikle genç erkeklerin neden bu yola girdiğini anlamaya çalışmıştır. Ortaya çıkan bulgular, basit bir iyi-kötü ikiliğinin çok ötesine geçmektedir. Ekonomik fırsatsızlık bu tercihte belirleyici bir rol oynamaktadır. Araştırmalar, hem yasal güvenlik güçlerine hem de yasadışı silahlı gruplara katılan bireylerin büyük çoğunluğunun sınırlı ekonomik alternatiflere sahip olduğunu göstermektedir. Şiddet işi, bu bireyler için istikrarlı bir gelir, sosyal statü ve grup aidiyeti sunmaktadır.
Erkeklik idealleri de bu süreçte kritik bir işlev üstlenmektedir. Güç, cesaret ve koruyuculuk gibi toplumsal olarak inşa edilmiş erkeklik değerleri; bireyleri silah taşımayı ve fiziksel tehlikeyle yüzleşmeyi içeren mesleklere yönlendirmektedir. Bu idealler, yasal ya da yasadışı olmasından bağımsız olarak şiddet işinin cazibesini artırmaktadır.
Dikkat çekici olan nokta şudur: devlet güçleri ile suç örgütleri mensupları arasındaki yapısal benzerlikler son derece belirgindir. Her iki grup da sert hiyerarşilere tabidir, sadakat ve itaat bekler; şiddeti meşrulaştırmak için belirli bir ideoloji ya da grup kimliği etrafında örgütlenir. Eğitim süreçleri bile birbirine benzer biçimde bireyi psikolojik olarak başkalarına zarar vermeye hazırlar.
Bu bakış açısı, toplumsal şiddeti bireysel ahlaki çöküşle açıklayan geleneksel yaklaşımı sorgulamaktadır. Şiddet, yalnızca bozulmuş bireylerin tercihi değil; belirli koşullar altında pek çok insanın rasyonel bir hesapla yönelebileceği yapısal bir meslektir. Dolayısıyla şiddetle mücadele etmek isteyenlerin bireyi değil, bu bireyleri o yola iten ekonomik, sosyal ve kültürel koşulları değiştirmesi gerektiği sonucu çıkmaktadır.