1945 yılının Ekim ayında, savaşın izlerini henüz silmemiş bir Paris'te Jean-Paul Sartre, 'Varoluşçuluk Bir Hümanizmdir' başlıklı konferansını verdi. Salon tıklım tıklım doluydu; insanlar hem meraktan hem de anlam açlığından oradaydı. Savaş yıllarının yarattığı varoluşsal boşluğu dolduracak bir şeyler arıyorlardı.

Sartre'ın o gün dile getirdiği temel fikir sade ama sarsıcıydı: İnsanın doğası önceden belirlenmiş değildir. Bir nesnenin aksine — örneğin belirli bir amaca göre tasarlanmış bir bıçağın aksine — insan önce var olur, sonra kendini tanımlar. Bu 'varoluş özden önce gelir' ilkesi, Tanrı'nın ya da doğanın insana önceden bir amaç biçmediği anlamına gelir. Dolayısıyla her birey kendi değerlerini, kimliğini ve yaşamının anlamını bizzat seçmek zorundadır.

Bu özgürlük kulağa cazip gelebilir; ama Sartre için özgürlük bir nimet değil, ağır bir yüktür. 'İnsan özgür olmaya mahkûmdur' derken kastettiği tam da budur: Seçmekten kaçamazsınız. Hareketsiz kalmak, sessiz kalmak, 'bilmiyorum' demek bile birer seçimdir. Ve her seçim, yalnızca sizi değil, dolaylı olarak tüm insanlığı temsil eder — çünkü seçimlerinizle 'böyle bir insan olunabilir' demiş olursunuz.

Sartre bu noktada varoluşsal kaygıyı devreye sokar: Gerçek özgürlüğün farkında olan biri, bu sorumluluğun ağırlığını hisseder. Kaygı, zayıflığın değil; ahlaki ciddiyetin göstergesidir. Kendi seçimlerinizin mimarı olduğunuzu kabul etmek hem özgürleştirici hem de yalnızlaştırıcıdır.

Skye C. Cleary'nin bu konferansı yeniden okumasının önemi şurada yatıyor: Günümüzde de insanlar benzer bir belirsizlik içinde. Sosyal medyanın dayattığı kimlik performansları, siyasi kutuplaşmanın yarattığı anlam krizleri ve iklim kaygısının gölgesindeki gelecek belirsizliği, Sartre'ın sorularını yeniden güncel kılıyor. Varoluşçuluğun önerisi; bu belirsizliği inkâr etmek yerine onunla yüzleşmek, kendini dürüstçe kurmak ve seçimlerinin sorumluluğunu üstlenmektir.

Felsefe zaman zaman soyut ve uzak görünse de Sartre'ın 1945'teki o acil sesi, insanın anlam arayışının hiçbir zaman modası geçmeyen bir bilimsel ve entelektüel sorun olmaya devam ettiğini hatırlatıyor.