Siyah filozofların Batı üniversitelerinin ders programlarına dahil edilmesi, ilk bakışta çoğulcu ve kapsayıcı bir adım olarak değerlendirilebilir. Ancak felsefeci Takeshi Morisato, bu görünürdeki açılımın ardında daha derin ve sorunlu bir dinamiğin yattığını öne sürüyor.
Morisato'nun temel argümanı şu: Batılı akademi, Siyah düşünürleri müfredata eklerken onların fikirlerini kendi epistemik çerçevesine uyacak biçimde yeniden şekillendiriyor. Frantz Fanon, W.E.B. Du Bois ya da Sylvia Wynter gibi isimlerin radikal, sistemi kökten sorgulayan perspektifleri; Avrupa felsefe geleneğinin tanıdık kategorilerine yerleştirilerek 'sindirilebilir' kılınıyor. Sonuç olarak bu düşünürlerin asıl yıkıcı gücü törpüleniyor ve tehdit içermeyen, hatta mevcut düzeni pekiştiren bir içeriğe dönüştürülüyor.
Bu süreci Morisato 'epistemik yakınsama' kavramıyla açıklıyor. Farklı felsefi gelenekler bir araya getirildiğinde, hâkim olan geleneğin standartları ötekiler için de geçerli ölçüt haline geliyor. Böylece özgünlük ve farklılık değil; Batılı normlara uyum ödüllendiriliyor.
Bu eleştiri yalnızca felsefe tarihçilerini değil, bilginin üretim ve dolaşım süreçlerini inceleyen herkesi ilgilendiriyor. Hangi fikirlerin 'evrensel' sayılacağına kim karar veriyor? Bir düşünürün mirası, o düşünürün karşı çıktığı sistemin diliyle aktarılabilir mi? Bu sorular epistemoloji, sömürge sonrası kuram ve eğitim felsefesi açısından büyük önem taşıyor.
Morisato aynı zamanda bu sorunun yalnızca Siyah felsefeyle sınırlı olmadığına dikkat çekiyor. Konfüçyüs etiği, Budist epistemoloji ya da Yerli Amerika düşünce sistemleri de benzer bir 'ehlileştirme' süreciyle karşı karşıya kalıyor. Dünya felsefeleri çoğulluğu kutlar gibi görünürken aslında tek bir merkeze hizmet edebiliyor.
Sonuç olarak bu tartışma bize şunu hatırlatıyor: Temsil, başlı başına yeterli değildir. Kimin sesinin duyulduğu kadar, o sesin hangi koşullarda ve hangi amaçla duyurulduğu da kritik önem taşır.