Henrietta Lacks, 1951 yılında 31 yaşında hayatını kaybetti. Ancak ondan alınan hücreler, dünya genelindeki laboratuvarlarda yaşamaya devam ediyor. HeLa hücre hattı olarak bilinen bu hücreler, tıp tarihinin seyrini değiştiren pek çok buluşun arkasındaki temel malzeme oldu.

Lacks, Baltimore'daki Johns Hopkins Hastanesi'nde tedavi gördüğü sırada tümör dokusundan alınan hücrelerin laboratuvar ortamında yaşatılabileceği keşfedildi. Daha önce hiçbir insan hücresi bu kadar uzun süre canlı kalamamıştı. Ne var ki bu süreçte Lacks'ın ya da ailesinin herhangi bir rızası alınmadı. Yıllar içinde bu hücreler ticarileşti, milyarlarca dolarlık araştırma projelerinde kullanıldı; ama aile bu süreçten ne maddi ne de manevi anlamda yeterince pay aldı.

Rebecca Skloot, 2010 yılında yayımladığı 'The Immortal Life of Henrietta Lacks' adlı kitabıyla bu hikâyeyi geniş kitlelere taşıdı. Kitap büyük ilgi gördü ve pek çok ödüle layık görüldü. Ancak Lacks ailesinin bazı üyeleri, kitabın kendilerini nasıl ele aldığı ve kamuoyunun ilgisinin aileye ne gibi yükler bindirdiği konusunda çelişkili duygular taşıyor.

New Scientist'ten Alison George, kitabı okuduktan sonra hissettiği rahatsızlığı Lacks ailesinden bir torunla konuşarak derinleştirdi. Bu görüşmede öne çıkan en önemli tema, tıbbi araştırmalarda siyah bireylerin tarihsel olarak nasıl araçsallaştırıldığı ve bu mirasın günümüz biyoetik tartışmalarındaki yeri oldu.

Konunun önemi salt tarihsel değil. HeLa hücreleri bugün hâlâ araştırmalarda kullanılıyor. Kimin hangi koşullarda biyolojik materyalini bilime sunabileceği, bu süreçte rızanın nasıl alınması gerektiği ve elde edilen kazanımların nasıl paylaşılacağı soruları, tıp etiğinin güncel gündeminde yerini koruyor. Lacks'ın ailesi, bu tartışmalarda hem bir sembol hem de aktif bir ses olmayı sürdürüyor.

Henrietta Lacks'ın hikâyesi; bilimin ilerlemesinin bazen hangi bedeller üzerine inşa edildiğini ve bu bedellerin kimler tarafından ödendiğini sormaya devam etmemizi gerektiriyor.