Gilles Deleuze ve Félix Guattari, birlikte kaleme aldıkları yapıtlarda — özellikle 'Anti-Ödipus' ve 'Bin Yayla'da — felsefeyi alışılmış hiyerarşik şemalardan kurtarmaya çalıştılar. Onlara göre gerçeklik, bir ağaç gibi köke ve gövdeye dayanan dikey bir yapıdan çok, her yöne uzanan ve herhangi bir noktadan kesilerek yeniden büyüyebilen bir rizoma benzer.
Rizom kavramı, bilginin ve deneyimin doğrusal ya da hiyerarşik olmadığını; aksine çok merkezli, heterojen ve sürekli değişen bağlantılardan oluştuğunu ileri sürer. Bu fikir, günümüzde internet ağlarının yapısını, ekolojik sistemleri ve hatta nörobilimin sinaptik bağlantı modellerini anlamlandırmak için metaforik bir çerçeve olarak sıkça başvurulan bir kavrama dönüşmüştür.
İkili, 'Oluş' kavramıyla da varlığın sabit bir kimliğe sahip olmadığını; her şeyin sürekli bir dönüşüm ve oluş süreci içinde bulunduğunu savunur. Bir şeyin 'ne olduğu' değil, 'ne olmakta olduğu' sorusu ön plana çıkar. Bu yaklaşım, kimlik, özne ve bilinç üzerine yürütülen çağdaş tartışmalara da önemli katkılar sağlamıştır.
'Yoğunluk' kavramı ise deneyimi nitel farklılıklar temelinde ele alır; bir olayın ya da duyumun niceliksel ölçümü değil, özgül yoğunluğu önem taşır. Bu da bilişsel ve deneyimsel süreçleri nicel indirgemecilikten uzak biçimde düşünmek için özgün bir kapı aralar.
Deleuze ve Guattari'nin dili kasıtlı olarak alışılmadık ve zorlu olmakla birlikte, sundukları kavramsal araçlar disiplinlerarası düşünce için verimli zemin hazırlamaktadır. Felsefe, ekoloji, siyaset bilimi ve bilişsel bilimler arasındaki köprüleri anlamak isteyenler için bu isimlerin kavramsal dünyasına küçük bir yolculuk, gerçekliği algılama biçimini köklü şekilde sarsabilir.