İngiltere'de yapılan kapsamlı bir araştırma, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu'nun (DEHB) toplumun önemli bir kesiminde hâlâ tanısız kaldığına dair güçlü kanıtlar sunuyor. Milyonlarca birinci basamak sağlık kaydının analiz edildiği bu çalışma, son dönemde yaşanan artışa karşın teşhis oranlarının uluslararası prevalans tahminlerinin belirgin biçimde altında seyrettiğini ortaya koyuyor.

Küresel araştırmalar, DEHB'in dünya genelinde çocukların yaklaşık yüzde yedisini, yetişkinlerin ise yaklaşık yüzde ikisini ile beşini etkilediğini tahmin etmektedir. Ancak İngiltere verilerine bakıldığında, kayıt altına alınan vaka oranlarının bu rakamların oldukça gerisinde kaldığı görülmektedir. Araştırmacılar bu farkın, bozukluğun gerçek anlamda az görüldüğünden değil, yetersiz tanı konulmasından kaynaklandığını savunuyor.

Çalışmanın öne çıkan bulgularından biri, orta yaşlı ve yaşlı yetişkinlerde tanı oranlarının özellikle düşük olması. Bu durum, DEHB'in uzun süre yalnızca çocukluk çağına özgü bir durum olarak değerlendirilmesinin bir yansıması olarak yorumlanıyor. Oysa günümüz araştırmaları DEHB'in pek çok bireyde yetişkinlik boyunca sürdüğünü ve hatta bazı kişilerde ancak ileri yaşlarda fark edilebildiğini göstermektedir.

Son yıllarda sosyal medya ve kamusal tartışmaların DEHB farkındalığını artırmasıyla birlikte tanı sayılarında kayda değer bir yükseliş gözlemlenmektedir. Ne var ki araştırmacılar bu artışın, gerçek bir klinik ilerlemeyi mi yoksa yalnızca kayıt pratiklerindeki değişimi mi temsil ettiğini henüz netlik kazanmamış bir soru olarak değerlendiriyor.

Bulgular, DEHB tanısındaki gecikmelerin yalnızca bireysel sonuçları değil, eğitim, iş yaşamı ve ruh sağlığı gibi pek çok alanı olumsuz etkileyebildiğini hatırlatması bakımından da önem taşıyor. Uzmanlar, birinci basamak sağlık hizmetlerinde farkındalığın artırılması ve tanı süreçlerinin hızlandırılması gerektiğine dikkat çekiyor.

Bu araştırma, nörogelişimsel bozuklukların toplumsal düzeyde ne ölçüde karşılanmadığını ve sağlık sistemlerinin bu alanda daha proaktif bir yaklaşım benimsemesi gerektiğini bir kez daha gündeme taşıyor.