Gıda sistemleri, küresel sera gazı emisyonlarının önemli bir bölümünden sorumlu. Ancak bu sorunu çözmek için önerilen reçete her şehirde aynı işe yaramıyor. Leiden Üniversitesi'nden araştırmacıların hazırladığı kapsamlı yeni veri tabanı, farklı şehirlerin gıda kaynaklı emisyon profillerinin neden bu kadar farklılaştığını ve her birinin ne tür adımlar atması gerektiğini somut verilerle ortaya koyuyor.
Çalışmanın en çarpıcı bulgularından biri, zengin ve yoksul şehirler arasındaki derin uçurum. Amsterdam örneğinde olduğu gibi, yüksek gelirli şehirlerde gıda emisyonlarının büyük bölümü aşırı tüketimden kaynaklanıyor: fazla et, fazla süt ürünü, fazla işlenmiş gıda. Bu şehirlerde bireysel beslenme tercihlerini değiştirmek, yani daha bitki ağırlıklı bir diyete geçmek, gıda kaynaklı emisyonları yaklaşık yüzde elli oranında düşürebilir.
Öte yandan Dakka ya da Delhi gibi şehirlerde tablo bambaşka. Burada milyonlarca insan hâlâ yeterli kalori ve besin değerine ulaşmakta güçlük çekiyor. Bu şehirlerde insanları daha az yemeye ya da hayvansal gıdalardan vazgeçmeye teşvik etmek hem etik açıdan sorunlu hem de pratikte anlamsız. Araştırmacılara göre bu kentlerin önceliği, gıda erişimini genişletirken üretim ve tedarik zincirlerini daha sürdürülebilir hale getirmek olmalı.
Veri tabanı, farklı büyüklüklerdeki ve gelir düzeylerindeki onlarca şehri kapsıyor. Her şehir için gıda tüketim kalıpları, emisyon kaynakları ve sosyoekonomik göstergeler bir arada sunuluyor. Bu sayede araştırmacılar ve şehir yöneticileri, kendi kentlerinin profilini diğerleriyle karşılaştırarak hangi müdahale türünün daha etkili olacağını daha kolay belirleyebiliyor.
Çalışmanın altını çizdiği temel mesaj şu: İklim krizi küresel bir sorun olsa da çözüm yerel ve bağlama özgü olmak zorunda. Tüm dünyaya tek tip bir gıda politikası dayatmak, hem etkisiz hem de adaletsiz sonuçlar doğurabilir. Şehirlerin kendi gerçekliklerine uygun yol haritaları oluşturması, sürdürülebilir gıda sistemlerine geçişi hem daha hızlı hem de daha kapsayıcı kılacak.